“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 57)
“Ölüm size yakındır, siz ondan uzakta değilsiniz.” (İmam Gazali)
Yine bir cenaze...
Defin işlemleri...
Sonrasında taziye...
Kadim dostum Erdal Çakmak'ın annesini ebediyete uğurladık. Zeliha Çakmak alemlerin Rabbi'ne gitti.
En güzele...
En adil olana...
Büyük muhakemeye... Hepimizin ister istemez gideceği yere gitti.
Hazırlıklı mıydı bilemem. Azığı cennet olsun, ne diyeyim...
Hangimiz hazırlıklıyız?
Burada bir mahkememiz olsa avukat avukat gezeriz. Kırk kapıya derdimizi sorarız. Mahkeme istediğimiz gibi sonuçlansın diye can atarız. Ama esas olana hazırlanmıyoruz...
Dünyaya dalıyor, kısacık dünya hayatını ahirete tercih ediyoruz.
Oysa her gün, hayatın sessizce yaptığı bir hatırlatma var: Bir tabut, birkaç kürek toprak, bir avuç dua...
Fakat biz bunların arasında bile dünyalık planlar yapıyor, cep telefonumuzu sessize almayı unutmayacak kadar dünyevîleşiyoruz.
Oysa hakikat çok açık: Ölüm bir son değil, bir başlangıç. Ve her başlangıç gibi, hazırlık ister.
Kendimize şunu sormalıyız artık: Bugün çağrıldığımızda, ne götüreceğiz? Valizimizde ne var? Mazlumun ahı mı? Bir yetimin başını okşayan el mi? Yoksa bomboş bir yük mü?
Zaman gerçekten bizden yana mı? Yoksa biz zamanı kendimizden yana zannederek mi kandırıyoruz kendimizi?