Sahip olduklarımızın kıymetini bilmiyoruz. Darlık olmadan varlığın, hastalık olmadan sağlığın, ölüm gelmeden hayatın kıymetini maalesef anlamıyoruz.
İnsan olarak fıtrattan mıdır bilmem ama nankörüz. Ulaşamadıklarımızın delisi; ulaştıklarımızın, elde ettiklerimizin nankörüyüz.
Yazılarımı yazarken genelde sosyal medyada güncel konulara bakıyorum. Dikkatimi çeken iki başlık var: Biri Malatya'daki çıplak heykel ki onunla ilgili geçen gün yazı yazmıştım; diğer konu ise Fas'tan yüzerek İspanya'ya geçen yüzlerce mülteci ile ilgili... Belki yüzlercesi Akdeniz'in sularında hayata gözlerini yumdu. Yeni bir hayat umuduyla yola çıkanlar, yola revan olanlar yolda tükendiler. Dünyanın kendilerine gülmediği insanlar; yine gülümsemeden, acılar içinde ve arkalarında acı hikâyeler bırakarak hayata veda ettiler.
Farklı coğrafyaları gezen biri olarak "Coğrafya kader mi, yoksa keder mi?" diye hep kendime sorarım. Bir tarafta refah içinde şımarmış, dünyalık geleceği garanti altında, millî geliri yüksek, hayattan keyif ve zevk alarak yaşayanlar... Diğer yanda bir Musa'nın Kızıldeniz'i yarmasını bekleyen insanlar gibi bir ümit, bir vesile Akdeniz'e kulaç açıp Avrupa'yı gelecekte ümit kapısı olarak görenler...
Hayat ne kadar acımasız, ne kadar zor! Bugün yaşadığımız hayatı hayal dahi edemeyen binlerce insan var. Bugün yerimizde olmak isteyen milyonlarca insan var.
Afrika'ya gittim; bizi ümit olarak gören, kurtuluş umudu olarak gören binlerce insan vardı. Çok özür dileyerek söylüyorum, genç kızlarını, çocuk yaştaki küçük kızlarını getirip kendi yerel dillerinde "Bunları da kendinizle götürün." diyenler dahi oldu. O kadar çok üzülmüştüm ki o manzara karşısında, anlatamam sizlere. Bir insan ciğerini, canını, evladını hiç tanımadığı bir adama verip "Al bunu da götür." der mi? Diyorlar işte... O çaresizliği anlamak için o çaresizliği yaşamak gerek. Tabii Rabbim kimseye yaşatmasın; yazması bile zorken yaşaması nasıl zordur, Allah bilir.
Bizim burada bırakın elimizi yıkamayı, ayakkabımızı dahi silmeyeceğimiz suyu orada içiyorlardı. Biz burada yüz metrekarelik evlere "küçük" deyip sığamıyoruz. Dünyalık yükümüzü, evimize eşyamızı sığdıramıyoruz. İki çocuklu ailelere bile yüz metrekare evler dar geliyor. Ama orada, Afrika'da yirmi beş metrekarelik, otuz metrekarelik evler; yedi, sekiz kişinin yaşadığı huzurlu yuvalar...
Ev, aslında muhabbetle yuva olur. Ev kavramını yuva yapan histir. Eğer hissedebiliyorsan, aidiyet duyabiliyorsan çadır da bir evdir, konteyner de bir evdir, derme çatma kerpiç bir yer de bir evdir.
Maalesef hiçbir şeye ait hissetmiyoruz kendimizi. Bizim olanlarla sevinmek, elimizdekilerle avunmak yerine başkasının elindekileri kıskanıyoruz. Bize tozpembe gösterilen ekranlardaki hayatı yaşamak istiyoruz. Mutsuzuz çünkü kıyas yapıyoruz. Mutsuzuz çünkü başkasının nasibini kıskanıyoruz.
Allah her insana doğmadan önce bir rızık yazmıştır. Kiminin rızkı bol ve bereketlidir, Allah onu onunla imtihan eder. Kimininki dardır, azdır; Allah onu da onunla imtihan eder. Rızkın çok olması akıl ile ilgili değildir. Çok zeki insanlar sürünürken iki koyun güdemeyecek adamlar şirket ve holdingleri idare ediyorlar. İşte buna iman etmek, ilahi kadere boyun eğmektir.
Ölüp gideceğimiz şu hayatta sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bilmemiz lazım. Akdeniz'e, dolayısıyla umuda kulaç atan biri olmadığımız için Allah'a şükretmemiz lazım. Sahip olduklarımızın kıymetini, sahip olduklarımızı kaybetmeden anlamamız ve şükrünü eda etmemiz lazım. Nankörlüğü mümkün mertebe ayağımızın altına alıp irademizle Allah'a boyun eğmemiz lazım. Dünyanın geçiciliğine iman edip Allah'a bu yönde tevekkül etmemiz lazım. Yoksa mutlu olma şansımız asla olmayacak.
Bugün bu coğrafyada görüyoruz ki zengin de orta halli de fakir de çok mutlu değil. Zengin, her şeye ulaşabiliyor olmanın mutsuzluğu içinde ne yapacağını şaşırıyor. Fakir, fakirliğini dert edip huzuru ve mutluluğu zenginlikte arıyor. Orta halli kendi hâlinden dert yanıyor. Memur mutsuz, amir mutsuz; işçi mutsuz, dişçi mutsuz... Herkes geleceğe dair umutsuz.
Halbuki iman ve ihlas; insana, Allah şartlarını nasıl yaparsa yapsın hâline şükretmeyi öğretir. Tam teslimiyetle teslim olan bir kalp; Allah kendisine verse de vermese de dünyanın geçici olduğuna inanır. Nasıl olsa geçecekse olacakların çok da bir önemi yoktur ve olan her şeyin ötede bir karşılığı vardır. Karşılığını Allah'tan bekleyen, dünyadan çok bir şey beklemez ve Allah'ın kendisine verdiği şeylere razı olur. Rızalık makamı çok değerlidir; bir insanın Allah'tan razı olması çok büyük bir mutluluk sebebidir. Aksi halde zenginlik tek başına bir mutluluk sebebi asla olmayacaktır.
Selam ve dua ile...
Allah'a emanetsiniz.