Alıştık.
Her pisliği görmeye, gördükçe tepkisiz kalmaya alıştık.
Adam öldürmeler, gasp, taciz, tecavüz, çocuk ölümleri, kadın ölümleri, mekân basmalar, haraç kesmeler, magandaların sokakta kol gezmeleri, ceza verilmeyen suç makineleri... Maalesef her şeye alıştık.
Ayrışmaya alıştık; birbirimizi karalamaya, birbirimizin kuyusunu kazmaya, gıybetle dostlarımızı yaralamaya alıştık.
İnsanlara iftira atmaya alıştık.
Siyaset ve siyasi liderler uğruna kıyıma alıştık.
İkiyüzlüydük, çok yüzlü olduk ve ona da alıştık.
Toplum olarak birçok yönden uçurumun kıyısındayız.
Neresinden tutsan elinde kalacak bir durumdayız.
Allah sonumuzu hayret etsin ama gidişatımız hiç iyi değil.
"Bu nasıl ümmet?" deme sorusunu çoktan geçtik, artık "Bunlar nasıl toplum?" demeye başladık.
İnsanlıktan çıkanların insan görünümüne şaşırdık.
Toplum olarak rahat para kazanmanın, insan dolandırmanın, faiz alıp vermenin envai çeşidine alıştık.
Artık önümüzde ne olursa olsun, yarın neyi duyarsak duyalım şaşırmamaya başladık.
Size İbrahim Gadban Hocanın paylaştığı bir hikâyeyi alıntıladım.
Vaktiyle, Osmanlı ordusundaki mehter takımlarının davullarını develer taşırmış.
Bu davulları yıllarca taşıyarak ihtiyarlayan bir deve azat edilmiş. Azat edilerek salıverilen bu deve, birisinin bostanına girip otlanmaya başlamış. Devenin bostanda otlandığını uzaktan gören bostancı, deveyi ürkütüp kaçırabilmek için eline aldığı küçük bir değnekle tencere kapağına vurmaya koyulmuş.
Ama nafile!
Devenin hiç de oralı olduğu yokmuş.
Bostan sahibinin tencere kapağına devamlı olarak vurduğunu, devenin ise gayet sakin otlamaya devam ettiğini gören ve yaşlı deveyi mehter takımından tanıyan komşusu seslenmiş:
"Komşu! Boş yere hiç uğraşma! O deve yıllarca davul dinlemiş, senin tencere kapağının tıngırtısı ona vız gelir!"
Niye anlattım bu hikâyeyi?
Bugün aldatmalar, öldürmeler, yaralamalar, soygun haberleri, zulümler, katliamlar… Kulaklarımızı o kadar çok aşındırmış ki artık birisinin zulmen katledilmesi veya ihanete uğrayıp aldatılması ya da malının haksız yollarla alınması bizi etkilemiyor!
Tıpkı davul sesine alışmış devenin tencere kapağından çıkan sesten etkilenmediği gibi...
Yaşananlara alışmışız.
Oysa gençliğimizde birisinin öldüğünü veya tecavüz edildiğini duyduğumuzda nevrimiz döner, günlerce etkisinden çıkamazdık. Ama şimdi sadece okuyup geçiyor, bir an olsun etkisinde kalamıyoruz.
Ama inanın bu alışkanlık hiç de iyi değil.
Bu tıpkı bir şeye “bağışıklık kazanmaya” benziyor.
Hani bağışıklık kazanınca hastalık size sıkıntı vermez ya, bu da tıpkı bunun gibi bir şey işte.
Söylemesi zor ama ne yazık ki zulme, haksızlığa ve kötülüğe bağışıklık kazanmışız!
Oysa müminin en bariz özelliklerinden birisi “duyarlı olması”dır. Çevresine, olaylara, yaşananlara…
Duyarsız olmayalım, hassasiyetlerimizi yitirmeyelim.
Eğer kötü haberler bizi duyarsızlaştırıyorsa onlara karşı aramıza makul mesafeler koyalım.